Çoğu ulus, fikir olmadan önce olgudur. Fransa, Fransa'nın ne için olduğunu kimse yazıya dökmeden çok önce Fransızdı; diliyle, toprağıyla ve ölüleriyle. Amerikan Kuruluşu ise tersi yönde işledi. 1776'da eski anlamda bir Amerikan halkı yoktu; ortak bir soy, ulusal bir kilise, bin yıllık bir hafıza yoktu; yalnızca Londra'yla ve giderek kendi aralarında çekişen bir avuç koloni vardı. Onları bir arada tutan yazılı bir tartışmaydı: hükümetlerin hakları güvence altına almak için var olduğu, meşruiyetin rızadan geldiği ve bir halkın bir anayasayı miras almak yerine ona akıl yürüterek varabileceği. Ülke, doğmadan önce kuruldu. ÖNCE, sonra değil; neredeyse bütün diğerleri gibi değil.
Üzerinde durmaya değer başarı budur, çünkü eski dünyada hiçbir şey tam olarak bunu yapmamıştı. Bir önerme üzerine kurulu bir ulus, kan üzerine kurulu bir ulusun asla olamayacağı kadar açıktır. Roma, kısmen bir dışarlıklıyı Romalıya çevirebildiği için bu kadar uzun süre dayandı. Amerika bunu daha da ileri götürdü ve tartışmanın kendisini girişin tek bedeli yaptı. Doğru büyükanne ve büyükbabalara ihtiyacınız yoktu. Koşulları kabul etmeniz yeterliydi. İşte bu yüzden ülke, başka hiçbir ortak yanı olmayan dalga dalga insanı içine alabildi ve kimin sayıldığına dair anlayışı iki yüzyıl boyunca parçalanmak yerine genişledi. Aidiyete açılan bu kadar geniş bir kapı daha önce hiç kurulmamıştı.
Bu tertemiz bir miras değildi ve Kurucular bunu, son dönem eleştirisinin (“köle sahibiydiler”) sıkça verdiği değerden çok daha iyi biliyordu. Herkesin eşit yaratıldığını yazan adamlar, bunu yazarken insanları mülk olarak elde tutuyordu ve genç cumhuriyet ilk yüzyılını, kimin rızasının gerçekten sayıldığına zor yoluyla karar vererek geçirdi. Ama bu çelişki gömülmedi. Sonradan herkesin alıp kullanabileceği kurucu metnin içine yazıldı ve gerçekten de aldılar. Kölecilik, o sözlerin (“bütün insanlar”) aslında “bütün insanlar” demek olmadığı (oysa “bütün insanlar” gerçekten “bütün insanlar” demektir) gerekçesiyle savunuldu, köleliğin kaldırılması ise tam tersi gerekçeyle savunuldu. Her iki taraf da aynı cümlenin zemininde dövüşmek zorundaydı, çünkü o cümle ülkenin ta kendisiydi. Salt topraktan ve güçten ibaret bir ulus, dışlananlara başvuracak hiçbir şey vermez. Bu ulus ise kendine karşı en güçlü tartışmayı kendi kurucu beratına yazdı ve geleceğe onu kullanma cüretini gösterdi.
Amerikan saatinin dehası budur ve dünyanın bu kadar büyük bölümü onu taklit ettiği için artık bunu kanıksamak kolay. Bir ülkenin bir kabile yerine birbirine verilmiş bir taahhütler bütünü olabileceği, yabancıların kanaatle yurttaş olabileceği, üyeliğin koşullarının yazıya dökülüp sonra onları yazan güçlülere karşı dayatılabileceği fikri 1789'da tuhaf ve yeniydi, bugünse neredeyse evrensel. Dünyanın Amerika'da hayran olduğu şeylerin çoğu ve içerlediği şeylerin büyük bölümü, bir soy zinciri yerine bir tartışma olma yönündeki o tek cüretkâr seçimden gelir.
Ona ne kadar bakarsanız o kadar yürekli görünen ender kuruluşlardandır. Onlar zaten var olan bir ülkeyi betimlemediler. Henüz var olmayan bir ülkeyi yazıya döktüler ve o günden bu yana geçen yüzyılları sözleri gerçek kılmaya harcadılar.